Devrimci Demokrat Platform

ÇEVRE MÜCADELESİ VE GELECEĞİ (18.07.2010, Birgün Pazar)

EMO Ankara Şubesi Yönetim Kurulu Başkanı Ramazan Pektaş'ın 18.07.2010 tarihinde Birgün Pazar ekinde yayımlanan yazısı...

Artık köylüler nehir tipi HES’lere karşı direnirken, çiftçiler siyanürle altın çıkarmak isteyen uluslar arası tekellere direnirken, kentliler boğazlarını sıkmaya aday termik santrallere direnirken bunun bir sınıflar mücadelesi olduğunu görüyor. Bu mücadelenin, sağcılarla solcular, zenginlerle fakirler, orta sınıf ile alt tabaka mücadelesi değil doğrudan doğruya sermaye sınıfları ile halk yığınları arasında bir mücadele olduğu belirginleşiyor.
 

 

"Dünyanın başına ne gelirse Dünyanın çocuklarının başına da o gelir" (Kızılderili Sözü)

İnsan ve doğa yaşamının sürdürülebilmesinin olmazsa olmaz koşullarından birisi enerjiye olan ihtiyaçtır. Doğada farklı biçimlerde bulunan enerji ve enerji kaynakları sahip olduğumuz teknolojiler yardımıyla kullanabileceğimiz formlara dönüştürülerek gerektiğinde de taşınarak, insanlığın var olmaya devam etmesini sağlar.

Günümüzde enerjiyi fosil (kömür, petrol, doğalgaz vb) yakıtlardan, yenilenebilir (jeotermal, rüzgar, güneş, su) kaynaklardan, radyoaktif elementlerden (uranyum) sağlayabildiğimiz gibi tarım yoluyla da enerji elde edilmesi mümkün hale gelmiştir. Temel ve teknik anlamda enerji, ekonomik, ekolojik, yeterli, sürekli, çeşitli, risksiz olmalıdır diyebiliriz. Bunların yanı sıra enerjinin günümüzde uluslar arası ilişkiler bağlamında bağımlılık ilişkisine yol açmaması da gerektiği siyasal bir argüman olarak kabul edilmektedir.

Çevre, Enerji ve İklim Değişikliği

Bütün enerji elde etme sistemleri istisnasız, az veya çok doğaya bir müdahale içermektedir. Bu müdahale kimi zaman dünya üzerindeki canlı yaşamını tehdit edecek boyutlara ulaşabilmekte veya dünya iklim dengesini yaşamı olumsuz etkileyecek şekilde riskler içerebilmektedir. Yani teorik olarak doğada hiçbir şeyi değiştirmeyen enerji dönüşüm teknolojisi ve yöntemi yoktur. Az ya da çok, geri dönüşümlü ya da dönüşümsüz, çok riskli veya az riskli ama mutlaka bir etki olmak zorundadır.

Burada kritik sorun var olmak için gerekli olan enerji elde edilmesi sırasında doğal dengeyi en az riskli yöntemlerle minimum bozulmaya uğratmaktır. Bozulma ne kadar minimum olursa doğal yaşam o kadar çabuk ve kolay bu bozulmayı düzeltebilir. Bozulmanın çok fazla ve hızlı olması durumunda, dünya üzerindeki yaşam geri dönüşü mümkün olmayan iklim değişiklikleri gibi çok tehlikeli maceralara sürüklenebilir ki bu durumda enerji elde etmek de çok anlamlı değildir.

Çevre Hareketleri

Dünyada ekolojik hareketler gerek sivil inisiyatifler anlamında gerekse siyasi oluşumlar anlamında 1970`lerin sonlarında görülmeye başlamıştır. Sanayileşme ile birlikte hızla artan enerji kullanımı ve bu kullanımdan kaynaklı yaşanan tahribatların görülmesiyle birlikte duyarlılık eksenli hareketler ortaya çıkmıştı. Dünyadaki çevre hareketlerinin ilk yıllarında Türkiye`nin darbe yönetiminin ağır baskısı altında olması nedeniyle bu konuda belirgin bir hareketlilik olmamıştı. Aynı baskıcı yönetim yıllarının devamında sermaye sınıfının her şeyi kar amaçlı bir meta olarak görmesinin sonucunda dünya üzerindeki yaşamın tehdit altında olduğunun görülmesi, daha sonraki yıllarda ise vahşi kapitalist sistemin daha da azgınlaşarak tarım alanları dahil her yurttaşın gündelik yaşamına yönelik açık saldırı ve/veya somut tahribatlar toplumda bu anlamda bir uyanışı tetiklemişti. Siyasi oluşumlardan ÖDP, kuruluşu sırasında yakaladığı toplumsal heyecan dalgasına ekolojistleri de alarak çevre hareketinin siyasal uzantılarına da işaret etmişti.

Neoliberal ekonomi politikaları ve vahşi kapitalist uygulamalar Türkiye`de sıklıkla insanı ve doğayı yadsıyan dayatmalarla siyam ikizleri gibi olmuştur. Daha dar kapsamlı olsa da büyük kentlerde arsa vurgunları ile kent kültürünün yok edilmesine yönelik kısmı tepkiler zaman zaman ortaya çıkmıştı. Turistik bölgelere termik santral kurulmasına cılız da olsa karşı çıkışlar olmakla birlikte, mevcut termik santrallerin halk sağlığı etkileri sıklıkla gündeme gelmiştir.

Ancak en belirgin, uzun ve yaygın olarak Bergama Köylülerinin siyanürlü altın işletmeciliğine karşı başlattıkları mücadele, gündemde yer alma konusundaki başarı ile güçlü bir desteği yanına alabilmişti. Daha sonra Mersin Akkuyu köylüleri nükleer santral konusunda oldukça net bir karşı duruş sergilediler. 2000`li yıllarla birlikte çevre direnişleri hem konu hem de yerellik anlamında bir yaygınlaşma içine girmiştir. Neredeyse ülkenin her köşesinde, her tepesinde, her deresinde bir direniş gündeme gelmiştir. İstisnasız bütün direnişler hukuk dışı yöntemlerle bastırılmaya, susturulmaya çalışılmış mülki idare açıkça direnişlerin karşısına geçerek, hukuksuzluğu, kirli ilişkileri, tarihsel ve doğal alanların tahribatını, toplumun ortak malı olan kaynakları sermaye gruplarının hizmetine vermek için adeta çırpınmıştır. Direnişlerin hepsinde sermaye gruplarının "güvenliğini sağlamak için" güvenlik güçleri devreye girmiş, direniş yapan halka saldırmak bir güvenlik görevi sayılmıştır. Güvenlik güçleri kim(ler)in güvenliğini sağlamak zorundadır sorusu bugün iktidarı elinde bulunduran odaklar tarafından ısrarla ve bilinçli olarak yanlış cevaplandırılmaktadır.

Ne oluyor Bu İnsanlara?

Bugün havasına, suyuna, toprağına sahip çıkanlar, derelerine sahip çıkanlar, tarihine sahip çıkanlar, doğal yaşama sahip çıkanlar, kültürel mirasa sahip çıkanlar çığ gibi büyümektedir. Vahşi kapitalizmin yaşamın her alanını kar alanına çevirmek istemesi, dünya görüşü ne olursa olsun, siyaset yelpazesinin her kıvrımından insan köylüsünden kentlisine herkes itiraz etmiştir. İşte tam bu noktada yıllardır sol siyasetin anlatamadığını, yani yaşamın sınıflar mücadelesi olduğunu hayat anlatmıştır. Şimdi artık köylüler nehir tipi HES`lere karşı direnirken, çiftçiler siyanürle altın çıkarmak isteyen uluslar arası tekellere direnirken, kentliler boğazlarını sıkmaya aday termik santrallere direnirken bunun bir sınıflar mücadelesi olduğunu görüyor. Bu mücadelenin, sağcılarla solcular, zenginlerle fakirler, orta sınıf ile alt tabaka mücadelesi değil doğrudan doğruya sermaye sınıfları ile halk yığınları arasında bir mücadele olduğu belirginleşiyor.

Mücadelenin ve direnişin siyasallaşması ya da toplumsallaşması onları eskisi kadar korkutmuyor. Kazanmak istiyorsa dayanışmak zorunda olduğunu, aksinin bir yok oluş olduğunu biliyor insanlar. Derelerin kardeşliği gibi, direnişlerin kardeşliğine de inanarak direnmeye devam ediyorlar. Adını söyleyemese de kapitalizmin, onu değil kabarık banka hesaplarını ve karlarını düşündüğünü biliyor artık. Ve iktidar odaklarının halkın ve haklının yanında olmak gibi bir derdinin olmadığını görüyor.

Çevre Hareketleri ve Siyaset

Ekolojik hareketlerin/direnişlerin/mücadelelerin cevaplaması gereken bir nokta bu meşru müdafaa hareketlerinin siyasetle ilişkisi ne olacaktır sorusudur. Politik yapılanmaların cevaplaması gereken de ekolojik konulara nasıl yaklaşacaklarıdır. Dünyada ve Türkiye`de bu hareketleri temel alan onlarca oluşum, platform, dernek, hareket vardır. Bu yapılanmalar gündelik siyasetin dar kalıpları içine sıkışmamış kapsayıcı örgütlenmelerdir.

Ekolojist hareketlerin getirdiği bu noktadan sonra, her siyasal hareket ekoloji konusunda programatik ilke ve hedeflere sahip olmak zorundadır. Bu zorunluluk durumu, ekolojist hareketlerin siyasete bir katkısı gibi düşünülmelidir.  Egemen ağızların rahatsız oldukları her konuda "siyaset yapılıyor, siyasete bulaştırıyorlar" provokatif söyleminin demogojisi bir yana, artık siyaset bilime tekniğe ve ekolojik harekete bulaşmalıdır. Bu bulaşma siyasetin dar kalıplarına sıkışan ve mecliste sıra kapmacaya odaklanan bir bulaşma değil, bilimsel aklın ve tekniğin yol göstericiliğinde yaşanabilir bir dünyaya sahip olabilmenin koşullarını yaratmaya odaklı olmalıdır.

Çaresiz miyiz, Çare Biz miyiz?

İnsanlık tarihi, mücadeleden korkamayanların şanlı direnişleri ve mücadeleleri ile doludur. Elbette korkan ve mücadele etmeyenler de vardır ama tarih korkanları değil direnenleri yazar. Tarım alanları yok olan çiftçiler, zeytinleri ve fıstık ağaçları yok edilmek istenen köylüler, termik santralin kül yağmuru altında ve nefessiz yaşamak istemeyen kentliler, radyasyon sızıntısı altında yaşamak istemeyen bölgeler, tarihsel ve kültürel mirasının sular altında kalmasına karşı çıkan insanlar bugün itiraz ediyor, karşı çıkıyor ve direniyor. Şimdi "zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyi olmayan" insanlar "karanlığın kenarından ellerini toprağa basıp" doğruluyorlar. Yığınlar her direnişte kaybetse de kazansa da "çaresiz" olmadığını yaşayarak ve çarenin mücadeleden geçtiğini, çarenin kendileri olduğunu öğreniyor.

Şimdi gün, Tekel işçisinin ve Çemen Tekstil işçisinin sloganı ile derelerin sesini, Akkuyu köylüsü ile Bergama Köylüsünün, Hasankeyf ile Kazdağları`nın sesini birleştirme günü.  Şimdi işçi, memur, köylü, çiftçi, kentli, işsiz, emekli bir bütün olarak emekçilerin egemenlere karşı seslerini birleştirmek günüdür. Çaldağı, Bolkar Dağı, İnay, Bergama siyanürden kurtulursa, Sinoplu, Akkuyulu radyasyondan kurtulacak, Erzinli, Gerzeli, Silopili kükürtten kurtulursa dereler özgür akacak. Şimdi her yer Bergama, Akkuyu, Hasankeyf, Kazdağı, Kaymaz, Munzur, Fırtına Vadisi, Sinop, Senoz, Tonya, Fındıklı, Alakır, Yuvarlakçay, Amasra, Şavşat, Karasu…