| Özelleştirmeler |
|
20. yüzyılın ilk çeyreğinde merkez kapitalist ülkelerde yaşanan krize bir çözüm olarak ortaya atılan ve 2. Dünya Savaşı sonrası dönemde uyulamaya konulan Keynesyen Ekonomi Politikaları, devletin aktif bir özne olarak ekonomik süreçlere dahil olması ve "sosyal devlet" anlayışı üzerine kuruluydu. Bu süreçte devlet, kamu girişimciliği adı altında çeşitli ekonomik faaliyetlerde bulunmuş, yurttaşlarının sağlık, eğitim, sosyal güvenlik gibi hizmetlerden faydalanması için bu alanları finanse etmiş ve ücretlilerin gelirlerini nispeten yüksek tutmuştur. Ekonomik alana yapılan böylesi bir pozitif devlet müdahalesi, bir yandan tüketimi arttırarak piyasaların hızlı büyümesini sağlarken, diğer yandan bütün olarak yurttaşların yaşam standartlarını yükseltmiştir. Dünya konjonktürünün de olumlu etkisiyle kapitalizm için bir tür "altın çağ" haline dönüşen bu dönem, 1970’lerin başında itibaren krize sürüklenmiştir. 1970’li yıllarda art arda yaşanan petrol krizleriyle daha da derinleşen krizin sorumlusu olarak, bir önceki kriz döneminde adeta bir kurtarıcı gibi sarılınan "refah devleti" uygulamaları gösterilmiştir. Krizden çıkış yolu olarak da "devletin ekonomik alandaki tüm girişimlerinin tasfiye edilmesi", "kamu adına işletilen tüm kurumların topyekun özelleştirilmesi", "devletin sosyal alandan tamamen el çektirilerek piyasalaştırılması" gerektiği ileri sürülmüştür.Bu argümanların başlıcaları, kamunun yükünün azaltılması, rekabetin geliştirilmesi, verimliliğin artırılması, hizmet kalitesinin artması, hizmetlerin ucuzlaması ve piyasa süreçlerini geliştirilmesi olarak sıralanabilir. Sıralanan tüm bu argümanlar, toplumsal yaşama bakıştaki temel kırılmayı da göstermektedir. "Refah Devleti" döneminde egemen olan "yurttaşların yaşam seviyesinin yükseltilmesi ve ihtiyaçlarının karşılanması" anlayışı yerine, piyasa güçlerinin egemen olduğu ve yurttaşların kaderinin de piyasanın insafına terk edildiği bir anlayış, bu yeni dönem damgasını vurmuştur. Toplumun bütün olarak mutluluğunu, kalkınmasını ve refahını sağlamayı amaçlayan politikalar devre dışı bırakılarak, toplumun yalnızca stratejik öneme sahip belli kesimlerinin çıkarları üzerine inşa edilmiş bu yeni hegemonya biçimi, küresel çapta bir yoksullaştırma ve yoksunlaştırma harekâtı olarak gelişmiştir. Neo-liberal dönemde devlet, kamu otoritesi sıfatıyla yürüttüğü ekonomik faaliyetlerden el çekerek bu alanları tamamıyla sermayenin inisiyatifine bıraktığı gibi, eğitim, sağlık, sosyal güvenlik gibi kamusal hizmet alanlarını da piyasaya açmıştır. Büyük çaplı özelleştirme, ticarileştirme ve piyasalaştırma adımlarıyla gelişen bu süreç, toplumsal kesimlerin hizmetlere ulaşımları arasındaki uçurumu derinleştirmiştir. Bu süreç bir yanda "özelleştirmeler" yoluyla sermaye kesimlerine büyük çaplı kaynak aktarımları süreci olarak yaşanırken, diğer yandan da emekçi ve yoksul kesimlerin sosyal hizmetlere erişiminin kısıtlandığı bir süreç olarak işlemektedir. 1980’li yıllardan itibaren Türkiye’de uygulamaya konulan özelleştirme süreçlerini temel iki alanda toplamak mümkündür. ılki, Kamu ıktisadi Teşebbüsleri (KıT) adı altında faaliyet yürüten iktisadi işletmelerinin çeşitli yöntemlerle özel sektöre devri; ikincisi ise sosyal alanda yürütülen kamusal hizmetlerin ticarileştirmesi uygulamalarıdır. Bugüne kadar, ışletme Hakkı Devri, Finansal Kiralama, Blok Satış, Varlık Satışı, Borsaya Açma, ımtiyaz Devri, Yap-ışlet-Devret, Fiyatlandırma ve Ticarileştirme gibi isimler altında ilerleyen özelleştirme uygulamaları "özelleşti-Güzelleşti", "Halka Arz" gibi sloganlarla sempatikleştirilmeye çalışılmıştır. özelleştirme ideolojisini uygulamaya koyulmasının hikayesi, tüm Dünya’daki uygulamalara oldukça benzemektedir. Devletin zarara uğratıldığı, vergilerin çarçur edildiği, ürünlerin kalitesiz olduğu, devlet işletmelerinin arpalık olarak kullanıldığı gibi söylemlerin topluma zerk edilmesiyle başlayan süreç, giderek en karlı devlet işletmelerinin elden çıkartıldığı bir yapıya evrilmiştir. Aradan geçen dönem içerisinde özelleştirme karşıtı muhalefetin gücü kısılmış ve toplumsal dayanakları birer birer ortadan kaldırılmıştır. özelleştirme Yüksek Kurulu, özelleştirme ıdaresi Başkanlığı ve özelleştirme Fonu adı altında kurulan kurumlar aracılığıyla yürütülen özelleştirme uygulamaları sonucunda 20 yıl içerisinde 200’ün üzerinde KıT, kamu işletmesi vasfından çıkartılarak özelleştirilmiştir. Bunların arasında Petkim, Tüpraş, Erdemir ve Türk Telekom gibi dünya çapında önemli işletmeler de yer almaktadır. 1986 yılından itibaren yoğunluk kanamaya başlayan özelleştirme uygulamaları, başlangıç iddialarının çok gerisinde sonuçlar doğurmuştur. Yüz binlerce kişinin işsiz kalmasına, milyonlarcasının iş güvenlerinin ortadan kalkmasına, çalışanların neredeyse tamamının gelir kaybına uğramasına neden olan özelleştirmeler tüm dünyada olduğu gibi toplumsal kesimler arasındaki gelir uçurumunun büyümesine neden olmuştur. devlet tarafından özelleştirmeler yoluyla zenginleştirilen sermaye kesimlerinin gelirleri katlanırken, emeğiyle geçinen ücretli kesimler derin bir yoksullaşma sürecine girmiştir. özelleştirme ıdaresinin resmi raporlarına göre 1986 ile 2005 yılları arasındaki 20 yıllık dönemde gerçekleştirilen özelleştirmelerde yaklaşık 12 milyar dolar gelir elde edilirken, bu gelirin yalnızca yarısı yaklaşık 6 milyar dolarlık kısmı hazineye aktarılmıştır. Aradaki fark ise, özelleştirmelerin finansmanına, satışların reklâmına ve ağırlıklı olarak da faiz ödemelerine aktarılmıştır. Yani özelleştirme süreci, özel kesimlere kaynak aktarımı süreci olarak işlemiştir. Devlet, kamudan topladığı vergilerle ürettiği zenginlikleri, faiz ödemelerinin finansmanı için kullanmıştır. Neden özelleştirmeye Karşıyız? özelleştirme sloganıyla toplumdaki tüm mal ve hizmet üretimini kapitalizmin kar amacına terk etme stratejisi önemli bir aşama kaydetmiş durumda. özelleştirme sürecinin tahribatını kendi yaşamında hissedenlerin sayısı da gittikçe artıyor. Bütün bunlara karşın özelleştirme stratejisinin bütününü kavramış, tüm toplumsal ilişkileri piyasaya devretme anlayışına topyekün karşı çıkan bir direniş hattının varlığından söz etmek olanaklı değil. Bu süreçten zarar gören geniş yığınların varlığı, özelleştirmeye yer yer etkin mevzii direnişler sergilenmesi bu olguyu değiştirmemiştir. özelleştirme yanlılarının medya desteği ile yürüttüğü çarpıtma ve demagojilerle yüklü ideolojik bombardımanın toplumun geniş bir kesimini yörüngesine aldığı, kendini emekten yana tanımlayanların bile kafasını karıştırdığı bir gerçekliktir. Fakat, özelleştirmeye karşı kapsamlı, sistemli bir tepkinin örgütlenemeyişinde emek eksenli bir hattın oluşturulamayışının etkisini de kabul etmek gerekir. özelleştirme yanlılarının "neo-liberal" rüzgarı arkalarına alarak oluşturdukları bütünlüklü özelleştirme politikasına karşı bütünlüklü bir mücadele hattının geliştirilemesi gerekmektedir. özelleştirme saldırısına işletme düzeyinde, yöre özelinde karşı çıkan sendikaların, demokratik oluşumların bugüne kadar mevzii direnişlerle ve hukuksal kanalları zorlayarak sağladığı geçici başarıların önemi yadsınamaz. Ama artık özelleştirmeye karşı mücadele genel geçer bir karşı koyuşun ötesinde, uygulanabilir, alternatif bir sol projeye sırtını dayayarak, birleşik bir muhalefeti geliştirme anlayışıyla yürütülmelidir. Dünyada ve Türkiye’de yeni-liberalizmin ve özelleştirmenin zaferi hiç de kaçınılmaz değildir. Yeniden yapılanma stratejisi, "daha çok rekabet, daha çok kar", "ölen ölür, kalan sağlar bizimdir" sloganlarıyla, sermayenin dünyayı kendi imgesine göre yeniden biçimlendirmesini hedefliyor. Halbuki ekonomik ve toplumsal hayatı, toplumun büyük çoğunluğunun ihtiyaçlarının karşılanmasını hedefleyen, dayanışmayı ve eşitliği temel kazanımlar haline getiren, insanın doğayla uyumunu sağlayan ve her alanda üretkenliğini geliştiren bir tarzda yeniden düzenlenebilir. özelleştirme böyle bir toplumun kurucu unsuru olamaz. özelleştirme dalgasını bu coğrafyada da, dünyada da durdurmak önemli bir görevdir. Geçmiş politikaların devamı olarak AKP iktidarı tarafından da tarafından da özelleştirmeler yürütülmekte ve önümüzdeki dönemde enerji sektöründe büyük ölçekli özelleştirmelerin yapılması planlanmaktadır. Gerek doğrudan odamızın ilgi alanındaki telekomünikasyon ve enerji sektörlerinde yaşanmakta olan özelleştirmeler geniş anlamda kamu ve çalışanların yararına değildir. |
Bizden